- Günaydın abi; sen döndün mü?
- Çüşşş!.. - Yok yahu, yanlış anladın. Hani Başbakanımız “Gerekli çalışmaları yapıyoruz, Amerika'da olduğu gibi ilaçlar marketlerde satılacak” dedi ya.
- Eeee?
- Eczacılarla tek tek anlaşma imzalayacaklarmış. Sen dönüşümü imzalayacakmısın? diye soruyorum.
- Hiç imzalar mıyım kardeşim yaa! Hükümet ölüyü diriyi öptü; şimdi de gözünü eczacılara dikti. Oynanan oyun büyük; bölünürsek yok oluruz. Verdiğimiz sözden dönmem. Bu oyunu bozmamız gerek. Ama bozabilmemiz için önce halkın hakkını bilmesi ve hakkına sahip çıkanların yanında durması gerek.
- Haklısın abi, birlikten kuvvet doğar. Biz birlik olarak direneceğiz de, halkı gaflet uykusundan nasıl uyandırırız onu bilmiyorum.
Yukarıdaki ve benzeri diyaloglar, eczacılar arasında selamlaşmanın ardından yapılan ilk konuşma özelliğinde bugünlerde. Haksız da değiller. Türk Eczacılar Birliği ile SGK arasında üç yıllığına protokol yapılmışken ve de bu protokolün bitimine daha iki sene varken, SGK tarafından protokolün tek taraflı olarak feshine gidildi. Buna göre, 16 Ocak’tan itibaren mevcut protokolün geçerliliği kalmayacağından, SGK, eczanelerle tek tek sözleşme yapma kararı almış. Bu durumda eczacıların, SGK karşısında örgütlü gücünü yitirmesi ve yalnızlaşması kaçınılmazdır. Ki, amaçlardan biri de budur zaten.
Dünya Bankası, IMF ve AB gibi uluslararası finans kurum ve kuruluşları, kredi vermek için tüm yurttaşların sosyal güvenlik şemsiyesi altında toplanmasını şart koşmuşlardı. Bu nedenle yaklaşık beş yıldan beri zaten Sağlık Dönüşüm Programıyla ilgili çalışmalar yapılmaktaydı. Bu arada muayene ve tedavi kurumlarında sosyal devlet kavramıyla örtüşmeyen ve ülke çıkarına olmayan dönüşümler de yapıldı. Bugün bu programın arap saçına dönmesinde ve içinden çıkılmaz hal almasında, alt yapısı hazırlanmadan ve adaletli bir vergi reformu yapılmadan uygulamaya geçilmesinin rolü büyüktür. Ekonomik dinamikleri hazırlanmadan uygulamaya konulan her dönüşüm programının hem vatandaşı hem de bu sektörde çalışanları mağdur etmesi kaçınılmazdır. Üstelik başarılı olunamayan her alan, kamunun sırtından atılarak kazanılmış anayasal haklar da yok edilmektedir. Sonuçta sağlık sistemi her gün biraz daha çöküşe doğru sürüklenmektedir.
Sağlık hizmetlerinin ayrılmaz parçası olan ilaç ve eczacılık alanlarında ise dayatmacı ve eczacıları yok edici bir politika izlenmektedir. Eczacıların, halkın sağlığını ve hasta menfaatini korumak, ilaç üzerinde oynanan oyunları protesto etmek ve yok oluş – var oluş savaşı adına yaptıkları kepenk indirme eylemini, hükümet, “İlaçların fiyatını düşürdük, karları azaldığı için eylem yapıyorlar” diye çarpıtmıştır. Oysa ilaçların fiyatında vatandaşın lehine olarak bir azalma olmamıştır. Dünyada ilaç fiyatlandırması, ya maliyet esaslı veya referans ülke odaklı yapılmaktadır. Ülkemizde fiyat ayarlamaları 2005 yılından beri 5 AB ülkesinden en ucuz üretici fiyatı referans alınarak yapılmakta ve bu referans fiyatın %66’sı üretici fiyatı olarak kabul edilerek, kamu alım fiyatı tespit edilmektedir. Yani vatandaş ilacını parayla alırken perakende satış fiyatını ödediği halde, kamu referans fiyattan satın almaktadır. Ucuzlatılan fiyat vatandaşın ödediği değil kamunun ödediği fiyattır. Aralık 2009’da referans fiyat ucuzlayınca doğal olarak hastanın ödediği fark artmıştır. Siyasilerin söylediğinin tam aksine vatandaş için ilaç fiyatları düşmemiş cepten ödedikleri para artmıştır. Artık ülkemizde hastalar emekli için %10, çalışan için %20, hasta katılım payı yanında bir de muayene katılım payı ve ilaç fiyat farkı adı altında para ödeyerek ilaca ulaşır hale getirilmiştir.
Üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta da, rekabete dayanamayan sanayicilerin, yabancı sermayeli ve çok uluslu küresel şirketler karşısında varlıklarını kaybedip ekonomik hayattan tek tek çekilmiş olmalarıdır. Şu ana kadar irili ufaklı 200 ilaç firmasından sadece 6 tane yerli sermayeye sahip ilaç firması kalmıştır. İlaç gibi halk sağlığını ilgilendiren çok önemli bir sektör şimdi yabancı ülke şirketlerinin kontrolüne girmiştir. Yetmezmiş gibi tek tek sözleşme imzalamadıkları takdirde, eczacılar, ilacın perakende satış yeri olan eczanelerinin kapısına kilit vurmak zorunda kalacaklardır. SGK, eczacılara ya kırk katırı, ya da kırk satırı seç demektedir.
Gerekli önlemler alınmazsa, çok yakın bir gelecekte ilaçta reklam dönemi başlayacaktır. Ülkemizde okumayan, araştırmayan, duyduğuna inanıp reklamların etkisinde kalacak eğitim düzeyi düşük vatandaşlarımızın sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Yazılı ve görsel basında reklamını gördüğü her ilacın derdine deva olacağını sanan insanlarımız, ilaç tüketimini artıracak, bu arada yanlış ilaç kullanımları da çoğalacaktır. İlaç sarfiyatının ve tedavi giderlerinin artması, maliyet rakamlarının yükselmesini tetikleyecektir. Keza, ilaçların örnek gösterilen Amerika’daki gibi marketlerde satılması, yanlış ilaç kullanımını, zehirlenme ve ölüm vak’alarının artmasını da kaçınılma kılacaktır.
“Sağlık Dönüşüm Programı” adı altında sağlık sektöründe yapılagelen reformların amacı:
*Ulusal ve uluslar arası sermayenin sağlık hizmetlerinden daha çok pay almasını sağlamak,
*Zincir eczaneler kurmak,
*Sağlık sektöründeki rantı elde etmek için, devleti zincir eczaneler kurarak diğer eczanelere para ödemekten kurtarmak,
*İlacı kendisi alıp kendisi satarak karın kendisinde kalmasını sağlamak,
*İlaçla eczanenin bağını koparılıp sağlık hizmetlerini özel sektöre ve çok uluslu şirketlere açmak.
*Daha ileri aşamada da, emeklilik hizmetlerini Özel Sigorta Şirketlerine devrederek Sosyal Güvenlik Kurumunu kaldırmak olarak özetlenebilir.
Sağlık hizmetlerinin devlet tarafından ücretsiz, nitelikli ve eşit olarak sağlanması sosyal devlet olmanın gereğidir. Ve bu, vatandaşın kamusal hakkıdır. Aslında bölgeler arası eşitsizliği ortadan kaldıracak bir sağlık hizmeti modelinin hayata geçirilmesi gerekirken, sağlıkta dönüşüm programının uygulamaya konulmasıyla vatandaş hem kazanılmış haklarını yitirmekte, hem de bölgeler arasındaki eşitsizlik daha da artmaktadır.
Sağlıkta dönüşümün bir parçası görünen zincir eczaneler tehdidi, 24.000 eczacı ve bunlara bağlı eczane ve ilaç depo çalışanlarını etkilemektedir. Şu anda en sıcak sorunsa ilaç alım protokolünün çözüme ulaşmamış olmasıdır. 16 Ocak’a kadar SGK ile Türk Eczacılar Birliği arasında protokol imzalanmazsa, faturalı dönem başlayacaktır. Hastalar ilaçlarını parasını ödeyip fatura karşılığı alabileceklerdir. Bu durumda hastalar ilacını alamaz ve mağdur olurlarsa kuşkusuz bunun sorumları bu konuda yetkili ve söz sahibi olan siyasi irade olacaktır. Unutulmamalıdır ki, eczaneler kepenk kapama eylemini yaparken, her bölgede yeterli sayıda nöbetçi eczane bırakarak halkın sağlığını düşünmüş ve onu mağdur etmemiştir. Gecesiyle gündüzüyle 7 / 24 hizmet veren köyde, beldede, şehir merkezlerinde kolaylıkla ulaşabildiğimiz eczanelerimize öncelikle sözleşme feshiyle, ardından da market eczane tehdidiyle baskı yapılmakta ve sağlık danışmanımız gibi çalışan eczacılarımız yok edilmeye çalışılmaktadır. Halkın hakkını, kamunun yararını, sağlık hizmet sunumunda çalışanların menfaatini savunan ve var olma mücadelesi veren Türk Eczacılar Birliğinin yanında olmak her Türk vatandaşının görevi olmalıdır. Unutmayalım ki, bir gün mutlaka bizim de ilaca ihtiyacımız olacaktır.
Yüksel Erdoğru
250 Gram Öksürük Şurubu Tartar mısın?


Yaşamın Renkleri
Yayın Saati: 8 Kasım Pazartesi 14:00



