Yıllar önce "Amerika'nın 200 Yıllık Planı" başlığını taşıyan kalın bir dosya vardı elimde. Satır - satır, altını çizerek okuyordum. Ama samimiyetle itiraf edeyim ki, o günlerde bunları gerçekleştirilmesi mümkün olmayan, tamamen hayal ürünü bir film senaryosu olarak düşünüyordum. Öylesine hayali, öylesine ütopik şeylerdi ki, hayallerim bile bu hayallerin gerçkleştirilebilirliğine onay vermiyordu.
Herkesin sağcı-solcu diye fişlendiği, her köşe başına bombalı pankartların asıldığı, okullara öğretim üyelerinin sokulmadığı, öğrencilerin sınava giremediği günlerdi. Her sabah aile bireylerinin evden çıkarken "hakkını helal et, akşama dönemeyebilirim" dediği günlerdi yani. Eylül 1980 başında ihtilalin tam-tamları dağın arkasından değil, kapının arkasından duyulmaya başlamıştı. Eşim Astana'daydı; sürekli dikkatli olmam için uyarıyordu. Bir gece sabaha kadar kapıcımızla birlikte Karl Marx'ın henüz okuyamadığım Das Kapital'i de dahil olmak üzere 200'den fazla kitabımı kalorifer kazanında yakmış ve apartman sakinlerine "söndür şu kaloriferi kapıcı, yanıyoruz!" dedirtmiştim. Tabii yaktıklarımın arasında, üzerinde "GİZLİ" ibaresi taşıyan bu "Amerika'nın 200 Yıllık Planı" da vardır.
Sağ tarafım Ege Denizi, Sol tarafım Akdeniz. Ben iki denizi birbirinden ayıran daracık kara parçasında bir başıma yürüyorum. (Sözünü ettiğim Marmaris'teki "Yalancı Boğaz"; doğa harikası olan bu yeri herkesin görmesini tavsiye ederim). Nice zamandır Türkiye'de yaşanan sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel.. vb. gibi olayların, sanki daha önce yaşamışım gibi (reenkarnasyon) bildik geldiğini hissediyordum. Türkiye üzerinde oynanan her bir yeni olaya üzülüyor ama şaşırmıyordum. Bir nedeni olmalıydı bunun. iki denizin tam ortasında "buldum" dedim; buldum.. Reenkarnasyondan falan değildi bu anımsamalar! Ben tüm bunların olacağını "Amerika'nın 200 Yıllık Planı"nda okumuştum!
Amerika akşamdan-sabaha plan yapan, planını değiştiren bir ülke değil. En kısası 1-2 asırlık ve değiştirilemez planlar bunlar. Başkanın beyaz ya da siyah olması da fark etmiyor; kim olursa olsun bu plana sadık kalmak ve uygulamak durumunda. Ana hedef en büyük güç olmak, dünyaya ve hatta evrene sahip olmak. Olsa-olsa bu hedefe ulaşmak için gidilen yollarda, politik uygulamalarda farklılıklar olabilir; hepsi bu. İşte "Büyük Ortadoğu Projesi" denilen de, genel planın küçük parçalarından biri. Amerika önce bu projeye müdahil olacak ülkeleri saptıyor. Sonra, resim hamurundan ülke yapısına uygun ve kendisinin verdiği rolü oynayacak tipte değişik heykelcikler yapıyor. Daha sonra yaptığı heykelciklere bire-bir benzeyen tiplere ruh verip ülkenin devlet yapısına uygun en önemli ve stratejik noktalarına gelmelerini sağlıyor. Midelerinden bağlı bu robot heykelcikler uzaktan kumanda ile hareket ettiriliyor. Görevleri, işçi arılar gibi emperyalistlerin kovanına bal toplamak. RTE, Amerika'nın resim hamurundan yaptığı tiplerden biri ve sonradan ruh verdiği bir heykelcik. Küresel emperyalistler AKP'yi iktidara getirmiş ve RTE'nın Başbakan olmasını sağlamıştır. Dersini o kadar iyi çalışmakta ve verilen görevleri öylesine cahil-cesaretiyle yerine getirmektedir ki, Amerikan Musevi Komitesi, "Yahudi Cesaret Ödülü" olan "Davut Boynuzu"nu ona vermiştir. Bugüne kadar Müslüman dünyada bu ödül verilen ve kabul edip Davut Boynuzunu boynuna asan ilk ve tek devlet adamı, Müslüman'ım diyen R.T.Erdoğan'dır.
Gazze'de korkunç bir İsrail zulmü olduğunu bütün dünya ülkeleri kadar İslam ülkeleri de bilmektedir. Ama Irak'ta da aynı katliam yapılmış, orada da Müslüman kanı akıtılmıştı. İktidarda AKP hükümeti vardı ve Erdoğan gıkını bile çıkartmamıştı. Dahası, Türk ordusunun başına bin yıldır ilk kez kendisinin Başbakanlığı döneminde çuval geçirilmişti. "Nota verilmeli" diyenlere, bir devlet adamının ağzına yakışmayacak şekilde "Nota vermek, müzik notasına benzemez" şeklinde yanıtlar vermişti. Keza, PKK terörüne otuz bin şehit vermiş bir ülkenin Başbakanı olarak, PKK gibi bir terör örgütü olan Hamas'ı neden sahiplendiğini açıklayamıyordu. O da biliyordu ki Filistin sorununa sahip çıkmak başka, Hamas'ı sahiplenmek başka şeydi. PKK da çocukları öldürmüştü; bıyıkları yeni terleyen delikanlıları katletmişti. Ama şu anda PKK'lı teröristler değil, bu teröristlerle mücadele eden komutanlar terörist muamelesi görüyor, sorgusuz-sualsiz evlerinden alınıyor, yargılanıyor, hapishanelerde ölmeleri, intihar etmeleri bekleniyordu. İşte tüm bunları açıklayabilecek mantıklı bir gerekçesi olmayan Erdoğan, Günlerdir son 80 yılın en büyük olayı diye yorumlar yapılan Davos Zirvesi'ni, özellikle sorun yaratmak için siyasi bir şova dönüştürmüştü. Bu şovdan şimdilik Erdoğan ve emperyalistler karlı, Türkiye ise zararlı çıkmış görünmektedir. Emperyalistler Erdoğan sayesinde Türkiye'yi soyup, soğana çevirdiler, derisini yüzüp, kuyruğuna getirdiler. Bu aşamada yeni bir figüranla sil baştan oyuna devam etmek istememektedirler. Oyuna devam edebilmek için, Erdoğan'ın önce seçimi kazanmasının şart olduğunu biliyorlar.
Erdoğan'ın tüm bunların farkında olmadığını söylemek biraz safdillik olur. Erdoğan, Türkiye'nin para eden ne kadar taşınmazı varsa sattı. İç ve dış borçları Cumhuriyet tarihinin en büyük rekorunu kırdı; ekonomiyi durma noktasına getirdi. İşsizlik had safhaya ulaştı, her gün yeni yeni iş yerleri, fabrikalar kapanmakta ve işsizler ordusuna yenileri eklenmekte. Üstelik önünde de "olmak ya da olmamak" yazılı bir seçim sandığı duruyor. Bu koşullarda Erdoğan'dan onurlu bir dış politika yapması beklenemez. Erdoğan, Büyük oyunda kendi figüranlık rolünü okurken, diğer oyuncuların repliklerini de okumuştur; oyunun farkındadır. Üstelik bulunduğu konuma emek ve liyakatiyle değil, belli klikler tarafından getirildiğini, işlerine yaramadığı zaman aynı klikler tarafından harcanabileceğini de bilmektedir. Dolayısıyla, "Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan" insanların rahatlığı ve tehlikeli ruh haline girmiştir. Davos'daki duruşu "Dik Duruş" değil, tam bir Kasımpaşa'lı kabadayısının "Diklenme" sidir. Zaten İsrail, AKP'nin Arap Yarımadasına hakim olmasını ve İran'ın önünü kesmesini istemektedir. İslam dünyası için Erdoğan gibi bir lider, emperyalistlerin daha çok işine gelmektedir. Bunun en kolay yolu, Erdoğan'ın Arap dünyasındaki popülaritesini arttırmaktır. Davos şovla bu yapılmıştır; Arap dünyası için yeni bir sözcü kahraman yaratılmış, dıştan içte AKP'nin radikal tabanına mesaj verilmiş, seçimi kazanması kolaylaştırılmış; bir yandan da AKP'yi Lübnan bataklığına çekme operasyonu başlatılmıştır. Bu tehlikeli oyunla Erdoğan hem AKP'nin sonunu hazırlamakta, hem de ilmiği kendi elleri ile boğazına geçirmektedir.
Erdoğan Mustafa Kemal Atatürk'ün "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" felsefesinin içeriğini dahi bilmeden, aynı politikayı devam ettirdiklerini söyleyebilmektedir. Atatürk askerlerine "size ölmeyi emrediyorum" dediğinde, vatanlarını kurtarmak için bu emri vermiştir. Erdoğan, "şehit kanları ile sulanmış bu vatanı babalar gibi satmanız için size ölmeyi emrediyorum" mu diyecektir? Bir lider olarak, yol gösteren, ışık tutan, örnek alınacak tek bir deyişi olmadığı için, tüm sahte Atatürk'çüler gibi, inandırıcı olmak adına Atatürk'ü kullanmaktadır. Ama bunca ihanetten sonra, Atatürk bile onu kurtaramayacaktır.
Yüksel Erdoğru
01.02.2009
Sonun Başlangıcı



Yaşamın Renkleri
Yayın Saati: 8 Kasım Pazartesi 14:00



