Sunday, May 20th

Last update08:41:35 PM GMT

You are here:: YAZI-MAKALE Aklım Oyun Oynuyor

Aklım Oyun Oynuyor

e-Posta Yazdır PDF

Bana elleşmesinler; ne yaparlarsa yapsınlar.  Ama ne mümkün? Saklambaç oynerken,İlla bana da gözcülük yaptırıyorlar. “Sen seyret ve düşün; nasıl saklandığımızı, nasıl sobelendiğimizi bulmaya çalış” diyorlar.  Sol beynim saklanmaya giderken, “İnsan, insan!.. Tanrı’nın imalat hatalı ürünü insan, beni bulamazki!” deye saklanmaya gidiyor.. Saklanma sırası  sağ beynime gelince: ”İnsan, insan!  ”%10′unu bile kullanamadığın aklınla, %100′ün üzerindeki bir aklın hata yaptığını sanman ne zavallılık! beni bulamazsın ki” diye uzaklaşıyor o da..

“İNSAN” Tanrı’nın Hatalı Ürünü mü?

İki ucu açık bir doğru.  Varsayımlardan ileri gidilememiş bir başlangıç; sonu, sonsuzluk olan bir bilinmezlik.  Kainatta nokta büyüklüğünde olan ve Tanrı’nın yoktan var ettiği savına dayanan dünyamız yaklaşık 4,5 milyar yaşında. Dünya, akıl yetmez bir düzen içinde yaşamını sürdüren, can veren  bir canlı.. Öyle bir canlı ki, çözdükçe dolaşan gizler yumağı. Kendi döngüsünde hiç bir müdahaleye gerek kalmadan doğan, yaşıyan, ölen, doğa koşullarına göre milyonlarca farklı türlere dönüşen canlıların, havasında, karasında ve sularında  yaşayabileceği bir yer. İnsan eli değmese, dünya üzerinde yaşıyan canlıların farklılaşmasından, azalıp-çoğalmasından belki de dünyanın kendi döngü düzeni hiç etkilenmeyecek.


Doğaya ve doğadaki canlılara baktığımızda, Tanrı’nın canlıları neslini devam ettirme, yaratma / var etme kodlarıyla programlayarak yarattığını görürüz. Tam da böyle olmasa bile, yaratılmalarına aracılık ettiklerini, yani kendileri olmasa, yarattıklarının yaratılmayacağını görebiliyoruz.  Tamam, doğada  zayıflara yer yok; büyük küçüğü, güçlü zayıfı yok ediyor.  Ama bu, neslin yok olmasından çok, daha güçlüsünün ve farklı türlerin ortaya çıkmasını sağlıyor. Oysa aklı olduğu için canlıların en üstünü olduğunu söyleyen insanın; yaptığı, ürettiği, geliştirdiği, teknolojik ilerleme dediği her şey, doğaya aykırı.  Bunlar insan yaşamını kolaylaştırmak, modernleştirmek, değiştirmek ve dahi evrimleştirmek adına yapılıyor olsa da, hem insanların hem de doğanın düzenini değiştirmek anlamına da geldiği için, yakıcı, yıkıcı, tahrip edici ve yok edici. Bu nehirleri tersine akıtmaya çalışmaktan öte, doğaya savaş açmaktır.  Hem de, kendisiyle birlikte tüm canlıların yok olması pahasına açılan bir savaştır. Bugüne kadar bu savaştan hep doğa galip çıkmıştır. Ne kadar daha direnebileceği bilinmiyor; ama, “kıyamet” denilen yok oluşun, insan elinden olacağını ve doğanın zaferi  ile sonlanacağını söylemek kehanet olmaz. Çünkü insan denilen canlılar, doğayla uyum sağlamak yerine, sürekli çevre değiştirip kaynakları tüketerek varlıklarını sürdürüyorlar. Bir yere yerleşip, yayılıp, oradaki tüm doğal kaynakları tüketinceye kadar çoğalıyorlar.  Bulundukları yerdeki kaynaklar tükendiğinde, hayatta kalmalarının tek yolu, başka bir yere yayılmak ve orayı da yok etmek oluyor. Dünya gezegeninde, insanın dışında yaşamını böyle sürdüren bir tek canlı daha var; o da virüslerdir.  Doğada ve doğadaki canlılarda şaşmaz kodlamalarla düzeni sağlayan Tanrı, İnsanlarda neden sağlayamamıştır? Nerede hata yapmıştır?  İnsanlar, “Tanrı bana AKIL verdi, yarattıklarının en üstünü benim” diye öğünürlerken; Tanrı, “ben nerede hata yaptım?” diye düşünüyor olabilir mi? Sistemi tasarımlayan Tanrı, yarattığı yaşamla zıtlaşan, doğaya uyum sağlayamayan insanı, kesin olarak bilemediğimiz bir nedenle, bilinçli olarak böyle kodlamış olması ihtimal dahilindedir. Veya gerçekten insan canlısının kodlamasında hata yapmıştır. Her iki durumda da, insan,  yok ederek yok olacaktır.  Günün birinde hatasız kodlanan yeni ve farklı bir  canlı,  onun yerini alacaktır.

Tanrı Hiç Hata Yapmaz mı?

Bilim adamları, insanların halihazırda beyninin sadece %10′unu kullanabildiklerini söylüyor.  Zaten insanlık tarihine baktığımızda, mevcut fiziki bedeniyle %10′un üzerinde beynini kullanabilen kişilerin,  isimlerinin başınaki “deli”, “çılgın”, “zalim” ya da “kurtarıcı” vb. gibi yaftalarla anıldıklarını görüyoruz.  İnsan beyin kapasitesi yükseldikçe, bedeniyle uyumsuz hale gelir (Akıl hastalarının tedavi edildiği ruh ve sinir hastalıkları hastanelerindeki uygulama, aklın yükselmesini durdurmak, normal denilen sınırlara çekmek değilmidir?). Yüksek beyin kapasitesi yüksek enerji üretir ve bu yüksek enerjiyi katı beden taşıyamaz hale gelir. Bu bedenlerin beynin yükselen kapasitesine göre fiziksel değişim geçirmesi gerekir.  Biz bütün evreni ve Tanrı’yı aklımızın bu minicik bölümüyle algılamaya çalışmaktayız. %100 beyin kapasitesinin üstünde olduğunu varsaymamız gereken bir Tanrı’nın hata yaptığını %10 aklımızla söylememiz fazlaca cüretkarlık olmalı. Çünkü Tanrı bir sisteme verdiğimiz isimdir;  evrenin var oluş ve yönetiliş sistemine, Allah / Tanrı sistemi ya da Yüce Plan denilir ki, bu sistemi kusursuz kabul etmek gerekir.  Yaratıcıdan, “yanlış ve hatalı bir şey yapmışmıdır?” diye kuşkuya düşmemizin nedeninin, kıt aklımızla büyük planı  kavrayamamamızdan  kaynaklanıyor olabileceği ihtimalini göz ardı etmemeliyiz.

İnsanın, dünya canlıları içinde aklı taşıması, geliştirmesi, yükseltmesi için seçilenlerin sonuncusu olması büyük olasılıktır.  Çünkü evrendeki her olgunun mükemmel plana göre hareket ettiğini görmekteyiz.  İnsan canlısı da bu plana göre Tanrı’dan yani enerjiden gelip önce maddeleşmiş tekrar enerjiye dönecektir.     Aklı %0 noktasından, %10 kapasitesine getirinceye  kadarki yolculukta, nasıl evrim geçirdiyse, “kıyamet” veya “tufan” denilen ara istasyonlarda duraksadıktan sonra yolculuğuna devam ettiyse, %10′dan, %100′e ulaşıncaya kadar da pek çok  fiziksel ve ruhsal değişimler yaşıyacaktır.  Nuh Tufanı bir kıyamettir ve belki daha yüzlercesi yaşanacaktır. Kıyamet dönemini hazırlayabilmek için insanın, insan düşüşünü gerçekleştirmesi, en alta kadar indirmesi gerekmektedir. Bu düşüşü de doğaya, kendi cinsine ve kendisine zarar vererek yapabilir. Yani Tanrı insanı buna göre kodlamış olabilir.  Bizim realitemizde büyük olarak algıladığımız dünya, evren içinde bir nokta, onun üzerinde yaşıyan insanlar da, mikroskopla görebildiğimiz bir hücre kadar olabilir. Tabiiki bu bir varsayımdır; ama, büyük planın büyüklüğünü ve bu buyukluk içindeki dünyamızın ve insanların küçüklüğünü anlatabilmek için bu örneklemeyi yaptım. İnsan eliyle çıkarılan savaşlara, teknolojik çöplüğe dönen gök yüzüne, doğal kaynakları tüketilmekte olan, susuz ve oksijensiz kalmakta olan yeryüzüne baktığımızda, yeni bir kıyamete hazırlıklı olmamız gerektiğini söyleyebiliriz.

Bu süreç devam ederken, insanlar fiziksel olarak değişecek, sahip oldugunun farkında bile olmadığı yeteneklerini keşfedecek ve ruhsal olarak da değişerek, ruhun bilgisine vakıf olacaktır. Mesela, bir kertenkele, bedeninden bir organı koptuğunda, kendi kendini tedavi etme, kaybettiği organı  yeniden canlandırıp büyütme yeteneğine sahiptir. Kelebekler gibi uçmayı, çiçekten-çiçeğe konmayı hayal ederiz de, tırtıl olmak düşlerimizi süslemez. Oysa o çirkin tırtıldır kelebeği yaratan.. Keza en soğuk, en tiksindiğimiz hayvanlardan olan yılan, derisini yenileyip genç kalma gücüne sahiptir. Buradan hareketle, tüm canlıların yaratma / var etme kodlarıyla, yani Tanrı DNA’sına da sahip olarak yaratılmış oldugunu, insanın bu yeteneğini kullanamamasının, böyle bir yeteneğe sahip olduğunun farkında olmadığından kaynaklandığını düşünebiliriz.

İnsanlar doğadan ve doğadaki  mucizevi güçleri temsil eden varlıklardan korktukları için onlara tapınmaya başlamışlardır.  Zaman içinde sebep-sonuç bağlantısını akıl yoluyla bulup, en büyük korkularını yenmeyi öğrendiklerinde barış olmuştur.   Çünkü tapınmak yerine onlardan yararlanmaya, tiksinip uzak durmak ya da öldürmek yerine, onları inceleyip özelliklerinden istifade etmeye başlamışlardır. Tek Tanrı’cılığa geçiş de,  aklın kullanılması, aklın yükselmesinin neticesidir. Zamanımızda ilmi araştırmalar, sorgulamalar ve akıl yürütmelerle, tek Tanrı’lı dinlerin de pabucu dama atılmak üzeredir.. Ne var ki, insan denilen canlı, Tanrı’sız bir sosyal yaşam sürdüremediği için, yerine yenisini ikame etmekte gecikmeyecektir.  Kendi içindeki tanrısal özü keşfetme çalışmaları çoktan  başlamıştır.. Yaratıcı ve yaratılan ortadan kaldırılıp, yaratan olma yolunda ilerlenmektedir.  İnsanlar “ben Tanrı’dan geldiysem,  onun özelliklerini de taşıyorum; Tanrı ne kadar bense, ben de o kadar Tanrıyım; aramızda hiç bir fark yok,  o zaman ben de yaratabilirim” demekte ve egzersizler yapmaktalar. Dilimizde “her yeni tercih, aynı zamanda bir vaz geçiştir” deyimi vardır. Yaratma yeteneğini  keşfedip kullanmaya kalkan insanların, tırtıl nasıl tırtıllıktan vazgeçip kelebekliği seçtiyse, insanın da uçmak için  kollarından  vazgeçip  (belki de) kanat çıkarması mümkün olacaktır. Kimliğine ve imajına bağlı ve bağımlı olan, özelliklerinden vaz geçmek istemeyen insanların bu değişim ve dönüşümü başarması kuşkusuz mümkün olmayacaktır.

Sonuç olarak yakın gelecekte 6.5 milyar olan dünyamızda, 6.5 milyar Tanrı’nın olması olasıdır.. Ve kişinin sorgulayabileceği tek tanrı, kendi beyninin yarattığı Tanrı olacaktır.

Yüksel Erdoğru


Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile