Sunday, May 20th

Last update08:41:35 PM GMT

You are here:: YAZI-MAKALE Yaşamayı Seçmek

Yaşamayı Seçmek

e-Posta Yazdır PDF

Yıllar önce, 80 yıl yaşayacağımı var sayıp, iki cam kavanoz almış ve birinin üzerine “yaşadığım” diğerine ise “yaşayacağım” yıllar diye yazıp, rengârenk 80 tane de misket almıştım. Her misket, bir yıllık ömrümü temsil ettiği için, yaşadığım yıl sayısına göre misketleri kavanozlara bölüştürmüştüm. Daha sonraki yıllarda, her yılbaşı bir misketi yaşayacağım kavanozundan alıp, yaşadım kavanozuna aktarmayı alışkanlık haline getirmiştim. Şimdi düşünüyorum da, “yaşayacağım” misketlerin yavaş-yavaş azalması, hiç karamsarlığa, hayattan kopmama neden olmuyordu. Tam tersine, yaşamın ne kadar değerli olduğunu, hayallerimi ötelemememi, uzun yaşamak adına zevk aldığım şeylerden vazgeçmemem gerektiği uyarısı yapıyordu. Hayatın coşkuyla yaşanması gerektiğini, kaç yılbaşını, kaç bayramı, kaç mevsimi, kaç hafta sonunu vb. daha sevdiklerimle yaşayacağımı, onlara daha ne kadar dokunabileceğimi, mal-mülk hırsıyla ya da ego doyurmak adına yaşamı ıskalamamı hatırlatıyordu.

“18–24 Mart Yaşlılara Saygı Haftası” nedeniyle, İhsan Mermerci Parkı’na ağaç dikeceğimiz söylendiğinde çocuklar gibi sevinmiştim. Sonuçta benim de “dikili bir ağacım olacaktı! Sonra birden renkli şekerler gibi duran misketlere kaydı gözüm. Yılbaşı değildi ama birden saymak geldi içimden. Çok olan yaşanmışları bırakıp, azalan yaşanacakları saydım. 20 misketim kalmış. Upuzun yaşanacak bir 20 yıl; ya da göz açıp-kapatıncaya kadar geçecek bir 20 yılı avuçlarıma sığdırabilmiştim. Üstelik sağ kalınacağı varsayılan ve yarın bitmeyeceğini kimsenin garanti edemeyeceği 20 yıldı avuçlarımdakiler.

İnsanların yaşam dönemlerini, doğa ile benzeştirirsek, ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış olarak 4 bölüme ayırmamız mümkündür. Ne var ki, doğa 4 mevsimi 365 gün içinde tamamlayıp, sonsuz kere tekrarlarken, insanlar bu dört mevsimi, 15–20 yıllık devreler halinde yaşamayı seçerler genelde.

İlkbahar, insan yaşamında en kısa en çabuk geçen dönemdir. En güzel ama en sancılı dönem. Toprağın tohuma, tohumun suya, suyun güneşe kavuştuğu vuslat. Deli kan akmaya başlamıştır bir kez, durdurulamaz. Toprak ana gebedir, erik ve çağla ağaçları çoktan çiçeğe durmuştur. Doğada bir yeşerme çabası, papatyalar, gelincikler tarlaları, katırtırnakları yamaçları süslemiştir. Baharı yaşarken anlayamaz insan “baharını” yaşadığını. Göz açıp-kapayıncaya kadar geçer ve her dem özlemle yâd edilir. İnsan, bir anda yakıcı yazın içinde buluverir kendini.

“Yaş 35 ömrün yarısı eder” dese de şair, yaz daha uzun bir mevsimdir. Hem üretme, hem hasat dönemidir bir bakıma. Okullar bitmiş, meslekler seçilmiş, yaşanası aşklar, unutulası aşklar yaşanmış, yuvalar yıkılmış, yuvalar kurulmuştur. Alın teriyle kazananları, çoluk-çocuğun istikbal derdi, geçim sıkıntısı, insanca yaşayabilme standardını sağlayabilme çabası, yaz güneşinden daha çok yakar, terletir, bunaltır. İnsanların kendilerinden çok, başkalarının mutluluğu için çalışıp didindiği dönemdir ömrün yazı. Bir yılın yorgunluğunu 15 günlük yorucu tatillerle gidermeye çalışan nice insanlar vardır. Yorgun bedenler güneşin doğuşuna hasret, günbatımına özlemlidir. Kuş cıvıltıları ile uyanmayı, bir tepeden mehtabı seyretmeyi, sabah serinliğinde bir gülü koklayıp, yapraklarındaki çiye dokunmayı ilerideki günlere ötelerler çaresiz.

Yapraklar yeşilden sarıya dönerken, çocuklar da kendi yuvalarına doğru kanat çırpmaya başlar. Aynalara “yalancısın” denilen, “bu aklar, bu çizgiler benim değil” denilen, yaşların 40 ile 50, gönüllerin 18 yaşında olduğu bir ara mevsimde bulur insan kendini. Hani şu pastırma yazı denilen; yaz yorgunu yüreğimizin sonbahar sızlanmalarına başlamadan önceki, ilkyaza benzer sahte bahar mevsimi. Olgunluk çağımızda, nüfus kâğıdına aldırmaksızın seven bir âşık gibi çılgınlıklar yaptığımız, yüreğimizin hala eski coşkuyla çiçeklenmesine içten içe sevindiğimiz, ömrümüzün ilkbaharı saydığımız, bitmesini hiç istemediğimiz, yaşama telaşı içinde olduğumuz dönem. Güneşin yalancı olduğunu, masmavi gökyüzünün birazdan gri bulutlarla kapanacağını, o çiçeklerin çabucak yapraklarını dökeceğini bile-bile ve fakat bilmezden gelerek yaşadığımız pastırma yazımız.

“gençliğinizin kıymetini bilin” sözünü, yaşlanmayı değil, ihtiyarlamayı seçenler söylemiş olmalı. Bana göre “sonbaharınızın” kıymetini bilin” olmalı. Yazın sıcak güneşli günlerinin yerini sonbaharın serinliğine terk etmesi, ağaçların sararıp yapraklarını dökmesi bazı insanları melankolik bir depresyona sokar. Oysa içinde bahar olan her şeyde, sevinç, neş’e, heyecan, yaşam enerjisi, hayaller ve idealler de vardır. Velev ki içinde s o n sözcüğü olsa bile.))). çünkü yaşamı sınırlayan tüm kuralları rafa kaldırmak, sosyal maskeleri çıkarmak, “kral çıplak” diyenlere kahkahalarla gülmek, yaşamdan kam almak ve “kendisi” gibi olmak şansına, en çok ömrünün sonbaharında sahiptir insanlar. Neyi niçin yaptığının bilincinde olduğu ve farkındalığının üst sınırında yaşadığı özgürlük dönemdir.

Bir adım gerimde kaldı yaz. İki adım ilerisi ise kış. Pastırma yazının sıcaklığı hala tenimi yakıyor. Yaza dönüş yok biliyorum; ne gam? Harika bir sonbahar var önümde. Ve ben bu mevsimde de dolu-dolu, aşk ile sevgi ve coşku ile yaşamayı seçiyorum.

Üstelik artık bir dikili ağacım da var.

Marmaris, 20 Mart 2008

Words Touch by Paul Avgerinos


Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile