Sunday, May 20th

Last update08:41:35 PM GMT

You are here:: BEĞENDİKLERİM Medeniyetin Dişleri / Tuncay Temiz

Medeniyetin Dişleri / Tuncay Temiz

e-Posta Yazdır PDF

Uygarlık ve teknoloji ilişkisi insanlık tarihinin en önemli ikilemlerinden birini oluştur. Barbar kime denir, uygar insan kimdir? diye sorduğumuzda, sorumuz cevaplaması ilk bakışta çok kolay gözüken bir soru gibi durmaktadır. Ama yanıtlamaya kalktığımızda sözlerin öyle hazır bir reçete halinde dile gelmediğini fark ediyoruz.


İlkel dediğimiz insan gerçekte bir barbar mıdır?



Amazon’un balta girmemiş ormanlarında doğa ile belli bir uyumu yakalamış ve pek de “değişme ihtiyacı duymayan” ilkel dediğimiz yerliler mi barbardır, yoksa öldürmek, ele geçirmek ve sömürmek üzere en gelişmiş akıl ürünleri yaratanlar mı?

100 katlı binalarda yaşayıp kapı komşusunu dahi tanımayan, “göğe yaklaştıkça yıldızlardan uzaklaşan” bir Amerikalı mı daha uygardır yoksa mağaralarında sırt sırta yaslanarak yatan, yıldızların dizilişinden çıkardıkları anlamlarla topluca doğaya tapan Aborjinler mi?


Tüm dünyevi zevklerini bastırarak, Dünyanın bir başka ucunda kafasının keyfine göre çevresiyle ve kendisiyle barış içinde yaşayan ilkel yerliyi gidip bulan ve onu kandırıp Hıristiyanlaştırmaya çalışan misyoner rahip, o yerliden daha mı bir insanlaşmıştır?


Uygarlığın doruklarından sayılan Roma’nın başyapıtlarından Collosium’un içinde köleleştirdikleri insanları, tutsakları ya da mahkumları aslanlara canlı canlı parçalatırken zevk çığlıkları ve alkışlar ile meydanı inletenlerin Roması mı veya yaptırdıkları muhteşem piramitler içinde kendi ölümleriyle birlikte yüzlerce köle ve cariyesini de öldürterek mallarıyla birlikte gömülmelerini gelenekselleştiren firavunların Antik Mısırı mıdır uygarlığın beşiği?


Romalılar Kuzeyli düşmanları olan Vizigot, Ostrogot, Vandal ve Germenlere Barbar diyorlardı. Bu iri kıyımlar şöhretlerini savaş sırasında çırılçıplak soyunup naralarla düşmanına saldırarak onları elleriyle parça parça etmelerine borçluydular. Vandallar ise savaşçı bir toplum olduklarından sanat eserlerini değersiz bulurlardı ve Roma’yı işgal ettiklerinde sanata dair ne varsa yakıp yıktıklarından, günümüze uygarlık eseri olan her şeye düşmanlık etmeye Vandalizm denmektedir. Günümüzde bu kavram karmaşası hakim ulusların kendilerinden olmayan kültürleri asimile etmelerinde de kullanılmaktadır.


İçine girilmesi yasaklanan, özellikle o dönemdeki kendi halkına hiçbir yararı olmayacak olan bir anıt mezar için binlerce insanın, muhtemelen de kölenin, piramit inşası gibi ağır bir işte çalıştırılması ve halkın refahı için kullanılabilecek muazzam bir paranın bu işe ayrılması ne kadar insanidir? Hele Piramitlere yapılan masrafla bütün Mısır’ı tamamen kapsayacak su kanallarının bile yapılabileceği gerçeği acı biçimde karşımızda dururken… Kaderin cilvesi bu ya bu anıt mezarlar 3 bin yıl sonra elde edilecek turizm geliri ile Modern Mısır’ın kaderini belirleyecekti.


Çağlar geçtikçe durum çok mu değişti? Örneğin ABD’nin sadece “Yıldız Savaşları” projesi bile Afrika’nın tümünün bütçesinden fazlaydı. Bugün Irak’taki savaşta harcanan para 400 milyar doları çoktan geçmiştir. Sözde bir özgürlüğün bedeli 1 milyondan fazla insan kaybı, bölünme, parçalanma ve şiddetin kalıcı hale getirilmesi ile ödenmektedir. Emperyaller eskiden ellerinde İnciller ile gelirlerdi, şimdi ise “zeytin dalı” ile geliyorlar. İşgallerinin adınada bir uygarlık ve demokrasi projesi diyorlar.


Keza eski uygarlıklardan kalan anıt eserlerin çoğunluğunu tapınaklar oluşturur. Bu ise başlı başına bir düşünme konusudur. Antik kentlerin en güçlü ve maliyetli yapılarının tapınaklar, camiler ve kiliseler olmasının insanlığa ne gibi bir yararı olmuştur? Bu tapınaklar çevresinde gelişen uygarlık, ne kadar insancadır. Dinler insanlığa hangi hizmette bulunmuşlardır, kişiliği doğaüstü bir güç ile baskı almaktan, çoğu zamanda yok etmekten başka ne getirmişlerdir insana?


Ya da biraz daha kafa karıştırırsak, doğayla belli bir barış içerisinde hiçbir tapınağa gerek duymaksızın rüzgara, denize, güneşe, yıldızlara, yağmura tapanlar mı yoksa korkulan, bilinmeyen, tarif edilemeyen bir Tanrıya tapanlar mı daha insan? İnsan suya mı tapmalı yoksa bir bilinmeyene mi? Hangisi daha akıllıca? Örneğin cinselliği baskı altına alan bir erdemlilik midir insanca olan?


Nedir insan denen bilmece? Modern insan, insanlığın neresinde? Kendinden uzaklaşıyor mu yoksa yaklaşıyor mu? Çetrefilli sorular…


İnsan, kendini keşfettikçe, bilinmeyene doğru adımlar attıkça insanlaşırken, kendini ve çevresini keşfetmekle yetinmiyor onu aynı zamanda kendisinin kılmak istiyordu. Her bir keşfinin ödülü içinde zehrini de taşıyordu, çünkü sahiplenme aynı zamanda onu insanlığından uzaklaştırıyordu. Bu insanoğlunun tarihsel ikilemidir. Tarih bu ikilem üzerine yazılmıştır. Keşfetmek ile sahiplenmek arasındaki sürekli gel-git hali insanlık tarihinin kısa bir özetidir. Sahiplenmek, ilerlemenin en etkin katalizörü olsa da yeryüzündeki tüm vahşetinde temelinde yatan olgudur.


Sahiplenmek, birinci olmak, her alanda “en” olma dürtüsü, başka bir anlatımla rekabet, değişim ve ilerlemenin sanıldığı gibi motoru ya da itici gücü değildir. Rekabet bir kimyasal tepkimenin hızını artıran katalizör gibidir. Rekabet ve sahiplenme olmaksızın da insan yaşamı keşfedebilir ve değiştirebilir. Süreç kesinlikle yavaşlasa da, hızın verdiği yıkıcı yan etkilerden kurtulmaya değer. Üstelik Dünyanın insan eliyle gereğinden daha hızlı döndürülmesinin bedelleri ciddi biçimde ortaya çıkmaya başlamışken, hatta insanlığın kendini yok edebilecek bir sürece doğru baş döndürücü bir hızla ilerlediği artık apaçık bir hal almış iken bu durum daha da anlaşılabilir bir hal alıyor.


“Durdurun Dünyayı inecek var” söylemi ilk kez bu kadar ciddi destek buluyor. Biraz olsun ekonomik varsıllığa ulaşan belli bir bilinç düzeyindeki insan artık “daha yavaş dönen bir Dünya" talep etmeye başlamıştır. Çünkü bilinçli insan, yaşamın, içinden geçip gittiği yılların toplamı olmayıp, yaşayabildiği anların toplamı olduğunu anlamaya başlamıştır. Yaşamın hızlanması ile yaşanabilecek anların sayısı arz olarak artmakta ancak bireyin hızı yetişemediği için arz edilen yaşam anlarının çoğunluğu birey dokunamadan çöpe gitmektedir. Burada bireye sunulan bilgi miktarındaki inanılmaz artış yüzünden bilginin kendisinden çok metodolojisinin önem kazandığı savımı anımsatmakta yarar görüyorum. Aynı şey yaşam deneyimleri içinde geçerlidir. Bireye sınırsız yaşam deneyimi olanağı sunmanın pek bir anlamı yoktur. Yaşam deneyimlerinin rasgele birçoklukta sunulması yerine bireyin özümseme hızına uygun bir yöntem ile sunulması gereği ortaya çıkmaktadır. Nicelik değil nitelik artışına yönelinmelidir.


Belli bir bilinç düzeyine ulaşmış bireye sunulan yeni kişisel gelişim öğretileri ki bunlara Yeni Çağ (New Age) mistik akımlarını da ekliyorum kişiye öyle bir ego ereksiyonu yaşatırlar ki, bu geçici sarhoşlukta kışkırtılmış Ben, insandaki Öz’ü tümden yok eder. Var olan bencillik kutsanır ve yüceltilir. Bencil Ben’i ile barışan birey kendini Evrenin merkezine koyar. Sürekli pozitif telkin bombardımanı ile bulutların üzerinde gezmeye başlar ve hatta kendini doğaüstü bir varlık gibi görmeye başlar. O artık bir ölümsüzdür. Parapsikoloji ortamlarından reiki evlerine, Yeni Mevlevilerden, Uzak Doğu meditasyoncularına değin geniş bir yelpazede görebileceğimiz bu öğretiler, ciddi bir sistem eleştirisi getirmek bir yana, bir tür psikolojik sağaltım yöntemi olarak kullanıldıklarından yegane işlevleri sistemin yaralarına pansuman yapmaya dönüşmüş bu halleriyle köklerinden uzaklaşmış olup aslında sistemin devamlılığına hizmet eden araçlara dönüşmüşlerdir. Sistemin hastalıklı yapısını temelden sorgulamak yerine sistemin ezip geçtiği bireyleri uyguladıkları ego tedavisi ile dolduruşa getirerek sistemi yeniden ve yeniden ürettirmektedirler. Asal işlevleri sistem üzerinde düşünen ve sorgulayan bireyi ehlileştirerek sisteme yeniden entegre edebilmektir. Bu yüzden sistem tarafından kollanılmakta ve öne çıkarılmaktadırlar. Futbol, televole kültürü ya da din gibi daha alt düzey enstrümanlarla yönlendiremedikleri bireylerin entelektüel düzeylerine karşılık gelen, toplum mühendisliği ürünleridir her biri. Birey sistemi sorgulamak yerine kendi içine dönmeye teşvik edilmektedir.


Bunun için tam bir sanal gerçeklik ortamı yaratılır ve kişi bu sanal gerçeklik altında aldığı telkinler ile mutlu birey rolünü oynar, bu yolla aslında kendiside bir şekilde yaşama tutunmaya çalışmaktadır. Ta ki yaşamın gerçekleriyle bir gün yeniden yüzleşmeye başlayıncaya kadar. Bu geçici mutluluk hali, düşünen birey indinde pek de uzun sürmeyecektir. Çünkü sistem gün gelir O’nun da suyunu çıkarıp posasını atar, tıpkı öncekiler gibi, onu da tüketir. İşte bu aşamaya gelince bireyin arayışları yeniden başlayacak ya sistemi daha bir güçlü biçimde yeniden üreten yapıların içinde olacak ya da yenik biçimde inzivaya çekilecektir. Bu tip bireylerin içinden çok azı sistemin temellerini kökten sallamaya başlayabilecek bir farkındalığa ulaşabilecektir…



Toplumsal dönüşümlerin gerçekleşmesi öncelikle aydınlardan başladığı için aydın, beyninin asıl meşgul olması gereken devrim ve dönüşüm alanından saptırılarak asimile edilmekte ve sistemin hastalıklarının nedenleri üzerine düşünmesi gereken insanlardan sistemin doktorlarına dönüştürülmektedir. Sistem devşirdiği bu aydınlar ile kendi geleceğini kurtarmaktadır.


Konuyla doğrudan ilgisi olmasa da bu devşirme olgusunun bir yönüne hafiften değinip geçeyim. Aydın ve bilim adamı devşirmek emperyalizmin en temel görüngülerinden biridir. Karşı taraftan devşirdiği her bir beyin ile emperyalist güçlenirken, karşı taraf zayıflamaktadır. Bu yolla bir taşla iki kuş vurulmaktadır. Tarih sahnesinden gelip geçen imparatorlukların neredeyse tamamı devşirmelerin omuzlarında yükselmiştir. Özellikle günümüzün emperyalist imparatorluğu ABD’nin itici gücü tümüyle devşirmelerden oluşmaktadır dersek abartmış olmayız. Devşirmelerin taşıdığı riskler, merkezkaç kuvveti olabilme potansiyelleri ve devşirme yönetimi bu yazının konusu olmadığından es geçiyorum…



“Yarin yanağından gayrı, paylaşmak için her şeyi…” derdi bir zamanlar Devrimci, yoldaşıyla omuz omuza mücadele de kimliğini bulmuş ve savaşımıyla mutluydu. Şimdi onulmaz yalnızlığında, kaybedenler kulübünün miskin bir çilekeşinden başka bir şey değildir. Ortalık sistem tarafından devşirilmiş eski devrimcilerden geçilmiyor…


Peki, buradan hareketle, “sahiplendiklerimizden vazgeçebilme yeteneğimiz kadar insanız” denklemini kurabilir miyiz? Ya da “insan, paylaştıkça insanlaşır” diyebilir miyiz? Ölümle birlikte tüm sahiplendiklerinin de yitip gideceğini bilip dururken bu sonsuz sahiplenme hırsı niye? Neden bu işin bir dengesini bir ayarını bulmakta bu kadar zorlanıyor insan? Hele sahiplenmek bir aşamadan sonra insanı ele geçiren bir virüse kolayca dönüşebiliyorken. Bunu günlük hayatta çok sık gözlemleriz; Birçok insanın yaşamı, yaşam olmaktan çıkmış, sürekli sahiplenme, çalışma ya da bir takım başka hırslarla koşumlanmış bir dönme dolap beygiri gibidir. İnsan yaşamı değil, yaşam onları yaşayıp gitmektedir aslında. Hırsları da bu gerçeği görmesini ve etrafına bakmasını engelleyen at gözlüğü…


Uygarlık eşittir insanın insana dokunabilme ve paylaşabilme yeteneğidir desem çok mu iddialı bir laf etmiş olurum bilemiyorum. Yine de kişinin kendisini içeri hapseden o “Ben” denilen kalın zırhı, ancak iletişimin en yüksek şekilleri olan dokunma ve paylaşma yoluyla aşabileceğini düşünüyorum. “Ben” aslında kişinin özü ile dış dünya arasında oluşan kalınlığı kişiden kişiye değişen bir zırhtır. Kişinin kendisinden çok, topluma sunduğu yüzüdür. Bazen bu zırh öyle bir kalınlaşır ki kişilik içine hapsolduğu bu zırh tarafından yok edilir. Karşınızda donuk bir maskeye, sadece yaşamda aldığı rolleri oynayan bir oyuncuya dönüşür. Kendinin bile aslında ne olduğunu unutan bir oyuncu. Ünlü film yıldızlarını oynadıkları rollerinden tanıyan halk, onunla herhangi bir yerde karşılaştığında O’nu filmdeki haliyle düşünürler, Oyuncuda bu beklentiyi yerine getirmeye çalışır. Senaryo gereği bazen filmde ölse gerçek bir cenaze namazı kılacak fanatikleri çıkabilir ya da oynadığı kötü adam rolü yüzünden sokak ortasında durduk yere dayak yiyebilir. Modern yaşamda da durum pek de farklı sayılmaz; kişilerin oynadıkları toplumsal roller kişilerin kimliğinden çok daha baskındır. Kişiler birbirleriyle değil, “ben” denilen zırhları aracılığıyla temas etmektedirler. Modern yaşam denilen yabancılaşma süreci bir “Ben”ler karşılaşmasıdır daha doğrusu çatışmasıdır. İçerde bir şeyler sürekli bastırılırken, “Ben”ler belli rol modeller içinde yaşamakta, belli kalıplar içinde ritüelleri, okudukları replikleri yinelemektedirler. Modern yaşam bu anlamda bir maskeli balodan öteye gidememektedir. Modern yaşamın en büyük eksiği samimiyettir, kişinin kendine ve çevresine samimi ve dürüst bir içtenlik içinde olamayışıdır.


Bir iş toplantısında, bir arkadaş toplantısında, misafirlikte ya da herhangi bir yerde sohbet ederken karşınızdaki kişinin yüzünde bir maske sezinlediğinizde, gözlerinde sakladığı bazı duyguların ipuçlarını ele geçirdiğinizde sizin de kendi içinizdekini apaçık yansıtabilme şansınız azalır. Kaçınılmaz biçimde yapaylaşan bir sohbet ortamının bir parçası haline gelmişsinizdir artık. Bir düşünün, bulunduğunuz sohbet ortamlarındaki Siz, ne kadar kendiniz olabiliyorsunuz. Hele çoğunda bedeniniz, bakışlarınız, sözleriniz orada ama ruhunuz bambaşka bir yerde ve oraya ait değilse! Oradaki siz, Siz misiniz? İşte yaşadığınız bu durum Ben’in Öz’ü kuşatmasıdır.


Sen, Sen olsan bile karşındaki kendi değilse Sen ne kadar onunla Sen olabilirsin?


Kişi teklik içinde kendini bulamaz, kişilik ancak çokluk içinde bir kimlik bulabilir. Çünkü bireyin kimlik arayışı hatta özeleştirisi bile kişiliğin karşısındakinden ona geri yansıyan görüntüsü üzerinden gerçekleştirebilir. Aynalar gerekir kişiye kendini görebilmesi için.


Herkese sağlıklı içebakışlar sağlayabilecek dost aynalar dileklerimle…


Tuncay Temiz


Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile