Sunday, May 20th

Last update08:41:35 PM GMT

You are here:: BEĞENDİKLERİM Şehre Dönerken

Şehre Dönerken

e-Posta Yazdır PDF

Bir akşamüstü, gün batımını bir hayli geçmiş bir zamanda, uzaklardan büyük şehre doğru yaklaşıyorsunuz. Şehir, henüz tepelerin ardında, gökdelenler bile gözükmüyor… Önce, uzaklardan, gökyüzünde şehrin size yansıyan ışıklarını görürsünüz, ardından yaklaştıkça büyüyen bir homurtuyu, bir sürü ses kaynağının birleşimi olan toplam bir uğultu. Duyma eşiğinize ulaşır ve siz yakınlaştıkça artarak sizi tümüyle kapsar. Şehre girdikçe bu ses içselleşir ve bir süre sonra duyulmaz! olur. Oysa ses aynıdır hatta daha da artmıştır. Peki neden duyamaz olursunuz bu büyük sesi? Çünkü ses, ışık, hareket gibi başka uyaranlar sürekli olarak toplu halde algılamanızı yönlendirmektedirler, algılama eşiğiniz sürekli değişmektedir. Ancak o toplam ses hala vardır ve bastırılmış gibi gözükse de bilinçaltınızda sürekli çalışmaktadır. Gece yatağa girdiğinizde yakınınızdaki uyarıcıların azalması ile birlikte bu sesi yeniden duymaya başlarsınız. Hiçbir şey yapmasanız bile sizi yorar, açıklayamadığınız bir kaçma uzaklaşma duygusu yaratır. Kırlara özlem, deniz kıyısına özlem, sessizliğe ve yalnızlığa özlem duygusu yaratır. İşte bu, gözünüzün içerisinde ama göremediğiniz, kulağınızda ama duyamadığınız ses ve ışık kirliliğidir sizi içten içe tüketen. Bilinçaltınızın hareketliliğini sürekli yüksek düzeyde tutarak sizi yormaktadır.

Burada, aşırı benzerliği yüzünden bir başka kirliliğe, hatta ses ve ışık kirliliğinden daha da ciddi bir konuya hafiften değinmek istiyorum. Bilgi kirliliği de aynı biçimde şehrin gürültüsüne benzer. Sizi doğrudan ilgilendirmeyen bir sürü bilgi, tıpkı değişik ses kaynaklarından gelen gürültü gibi sizden izinsiz algılama alanınıza girer ve seçilemez bir toplamlılıkta kalıcı olarak aklınızı işgal eder. Algılama eşiğinizi sürekli yükseltir ve hatta öyle biriktiği anlar olabilir ki algılamanızı duyarsızlığa çevirip tümüyle kapatabilir.


altBelli bir müzik sesi, bir kuş sesi, rüzgarın sesi yada her neyse sevdiğiniz özel bir ses de şehrin o koca gürültüsü patırtısı arasında yitip gider. Bilginin de başına gelen böyle bir şeydir. Özellikle medya size o kadar çok gelişigüzel bilgi pompalar ki, işinize yarayabilecek bilgiyi çoğu zaman ıskalarsınız. İnternetteki arama motorları da finansal gerekçeler nedeniyle aradığınız bilgiyi size çoğu zaman bir sürü çerçöp bilgiden sonra verirler. Çünkü öncelik, parayı veren düdüğü çalar misali, bedelini ödeyenin sunduğu bilginin, bilgi erişiminde her zaman en ön sırada yer alması biçiminde oluşur. Buradan bilginin finansal boyunduruktan kurtuldukça özgürleşebileceğini söyleyebiliriz. İnternette özgür bilgiye dayanan bir arama motorunun gerekliliği apaçıktır. İnternetin en büyük sorununun bu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim; özgür bilgiye ulaşmanın önündeki finansal bariyerler. Örneğin Google'ın piyasa değerindeki artışının kendi özgürlüğünün önündeki en önemli engel olduğunu da iddia edebiliriz. Oysa mali güç çoğu zaman istediğini yapabilme özgürlüğü biçiminde algılanır. Ancak kurumsallaşan mali dengeler, zamanla bu mali dengenin ideolojisini ortaya koyarak davranışları ve seçimleri de belirlerler ve statükoya yol açarlar. Kitaplar ise finansal boyunduruktan nispeten kurtulmuşluklarıyla hala en özgürce yapılan seçimlerdir.

***

Nüfus planlaması sonucunda tüm Dünya'da sera gazı emisyonu diğer endüstriyel ve evcil atıklarla birlikte azalacaktır. Ancak her nedense bu nüfus planlaması bir türlü Birleşmiş Milletlerin gündemine gelememektedir. Oysa devletler üstü politika gerektiren bir olgudur. Sera gazı ve diğer çevre kirlenmesi konuları gündeme alınırken kirliliğin asıl kaynağı olan nüfus artışı hep es geçilmektedir. Örneğin ineklerin bile çıkardığı gazla ciddi bir sera gazı çıkışı gerçekleştirdiği kanıtlanmıştır. Artan et talebi, bu kesim hayvanlarının da artışının nedenidir. İş gene dönüp dolaşıyor hep nüfusa geliyor. İster gürültüden başla, istersen hava kirliliğinden, okulların yetersizliğinden tut, işsizliğe kadar… Yapılan ise sadece nüfus artışının sonucu olan büyümenin patlattığı elbiseleri yamamaktan ibaret.

Yeni Enerji ve Tabii kaynaklar Bakanı'nın ayağının tozuyla yaptığı açıklama ise durumun çarpıklığını ortaya koyan iyi bir örnek; TV, de Türkiye'nin küresel ısınmadan etkilenmeyeceğini ve ihtiyacımızın 10 katı suyumuzun olduğunu söylerken, bir sonraki haberde kanal Bafa gölünün sularının çekildiğini, tuzlanma olduğunu, yosunların yüzeye çıktığını ve kuşların bu yaşam alanlarını terk ettiğini veriyordu. Yaşama canlı cansız ayırt etmeksizin "doğanın dengesi eksenli" bakmayıp sığ biçimde "salt insan eksenli" bakan tipik bir dini cemaat kafası örneği. Suyu içme ve sulama suyundan ibaret sanan düz mantık. Ekolojinin, doğal dengenin ne anlama geldiğini içselleştirememiş bir Tabii Kaynaklar Bakanı…

Yunanistan'daki son orman yangınlarında Kara Cüppeli papazın biri almış eline koca bir haç, ateşe doğru tutuyor ve dua okuyordu. Ateşe karşı dua, ne zavallılık! Tıpkı filmlerde vampire karşı haç tutanlar gibi. Oysa eline bir kürek alıp, ateşe iki kürek toprak atsa daha etkili olacak. Hele kilisesinde nüfus planlamasının faydalarını bir anlatsa… Oysa tam tersini yapıyor, "üreyin, habire üreyin" diyor. Tanrı'nın daha fazla kula, tapınılmaya ihtiyacı var!

Nüfus artışı yarattığı yerleşime uygun alan talebi nedeniyle, orman yangınları gibi çevre felaketlerini artırmasının yanı sıra, küresel ısınma nedeniyle azalan yağış miktarı da orman yangınlarının tahribatını artırmaktadır. Kuru ormanlık alan yağış alan ormanlara göre kat be kat daha süratle yanmaktadır.

Küresel ısınma aynı zamanda kuraklık demek olduğundan ekime uygun araziler hem miktar olarak azalmakta hem de verimlilikleri düşmektedir. Yani insanlık toplamda yaşanabilir alan daralmasıyla da karşı karşıyadır. Sen sağlıklı bir biçimde nüfusu azaltmazsan Doğa bu azaltmayı yediğin haltlara karşılık şiddetle, kıtlık, kuraklık, tayfunlar, seller ile zaten gerçekleştirecektir. Seçim senin, zorla ya da güzellikle…

Büyümeye dayalı ekonomi modellerinin tamamı derhal terk edilmelidir. Denetim altında ya da değil her türlü büyüme derhal terk edilmelidir. Bunun karşılığında ne kadar ihtiyaç o kadar üretim demek olan "denge modeli" benimsenmelidir. Denetimsiz büyümenin yarattığı arz fazlalığı da tüketim ekonomisinin yapay talep yaratma yöntemleriyle eritilmemelidir. Kapitalizmin sonu kendi büyümesinin elinden olacaktır ki Ölüm Meleği şu anda çevre kirliliği ve küresel ısınma olarak kapımızı çalmaktadır.

Kapıyı çalan kimdir, aç bakam gelen kimdir?" diye bir ezgi çağrışım yaptı beynimde.
Kanser ve dolaşım hastalıkları vakalarında inanılmaz artışlar kaydedilmekte. Bu elbette gerek endüstriyel gıdaların gerekse de gıda olacak balık, kümes hayvanları ve büyükbaş hayvanların beslenmesinde yapay ortam, gıda ve ham maddelerin artışından kaynaklandığı gibi, otlakların, suyun ve havanın doğallığını kaybetmesiyle de doğrudan bağıntılıdır. Arıtma, kirlenmeyi telafi edemediği sürece insanlık kademeli olarak kendini sonunu hazırlamakta ve yavaşça intihar etmektedir. Örneğin denizler ve okyanuslar, insanlığın saldığı kirliliği artık arıtamayacak durumdadırlar. Ekolojik denge kırılmıştır. Kirlilik öyle boyutlarda ki, denize girmek bir yana, denizden alınmış tüm beslenme ürünlerinde türlü bakterilerden ağır metallere değin kalıcı bir kirlilik söz konusudur. Deniz ürünleri de diğer tüm besinler gibi artık sağlıklı değildir ve hastalık kaynağına dönüşmüşlerdir. İnsan da tüm dünyanın geleceğini maalesef bu ağız ve anüs denen iki deliğine mahkum etmiştir. Bu iki delik kadar insanın evrimini ve toplumsallığını belirleyen başka bir şey yoktur. Yaşam denilen şey nerdeyse bu iki deliğin başarımına endekslidir. Birinden biri işlevini yitirirse yaşamda biter. Ye-sıç, işte çıplak gerçek, insanlık tarihinin en kısa özeti… İstendiğinde çekinmeden, gereksiz nezaket züppeliktir diyerek yaşamı bu iki sözcükle bilgece özetleyebilirsiniz. Ye-sıç, yaşamı açıklayabilmek bağlamında doğum ve ölüm ikilisinden çok daha kapsayıcı anlatımı olan bir sözcük ikilisi. Düalitecilere buradan selam yolluyorum. Salt bu ağız- anüs mahkumiyeti bile insanın mükemmel bir varlık olmadığının, güdüklüğünün ve doğadaki eğretiliğinin göstergesidir. Bitkiler fotosentez, böcekler tozlaşma yaparlarken, bakteriler bile çöp öğütücülüğü yaparlarken insan, doğal yaşamın çevrimi için ne halt ediyor? Yaratılanların en üstünüymüş, hadi oradan sende, kendini beğenmiş asalak! Doğadan aldıkların karşılığında bu güne kadar ne verdin? Ortak yaşam bilincinin yanından bile geçmemişsin, ama kendine övgüler düzmekten geri kalmıyorsun. Yaratılanların en üstünü, alemler bile senin için yaratıldı falan… Hadi oradan! Öyle görünüyor ki bu yüzyıl içinde en kalıcı çare bu ağız ve anüs denilen mirasyedi deliklerin sayısını azaltmaktır. Tabii fetihlere devam edip dünya dışı yaşam alanlarına bir an önce ulaşmak da bir çözüm, doğa intikamı almadan, türümüzün sonunu getirmeden becerebilirsek tabii. Delik demişken, bu iki deliğin çalışmasında herhangi bir sorun yoksa eğer, sıra üçüncü deliğe gelir; erkekte bir yanardağ gibi dışarı çıkan kadında ise bir göl gibi derinlerde olan üçüncü deliğe. Erkeğin ataklığı ve kadının çekingenliği ile ilgili bir şey midir acaba, bu çıkıklık ve çöküklük? Yoksa tam tersine ataklığı ve çekinikliği belirleyen şey bu anatomik yapının kendisi midir? Bence ikincisi.

Neyse, konuyu daha fazla dağıtmayalım. İnsan düşünen bir hayvandır diyen halt etmiş; nitekim ilk iki delikten oluşan sistem gönderir akla komutu, -açız, bir şeyler düşün! Sıkıysa başka bir şeyler düşün, emir büyük yerden… Doyduk, hemen üçüncü deliğin sistemi devreye girer,- Çiftleşmek istiyoruz, bir şeyler düşün! Bunlar sağlıklı çalışan bir bedenin doğal talepleridir. İşte aslında hormonların kölesi olan akılların içinden, bedenin verdiği bu komutları umursamama süresini uzatabilenlerine erdemli insan diyorlar. Erdem, bir yerde bedenin açlık ve cinsellik taleplerine karşı aklın umursamaz davranabilme yeteneğidir. Ne kadar gecikme o kadar erdem. Kişinin kendi doğasını bastırması ve erdem… Matah bir şey olup olmadığına da siz karar verin artık. Nefsi bastırma yeteneği, irade falan da deniliyor.

Sesten, gürültüden, kirlilikten söz ederken aklıma gelen bir sözümle konuyu bağlayalım.

"Söyleyecek sözü olmayanlar seslerini yükseltirler."

Bu da çok ciddi bir kirlilik kaynağıdır.

Tuncay Temiz


Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile