Bayramları sevmem ben. Çocukluğumda, kendimi eksik hissettiğim ve belki de, “bayram çocuğu” olamadığım için sevmedim. Hiç kırmızı pabuçlarım olmadı benim. Saçlarıma kırmızı kurdele de bağlanmadı. omuzumun birinden çapraz geçirip önüme sarkıttığım kırmızı küçük çantam da olmadı. Hele bir sağa, bir sola döndüğümde kabarıp havalanan kloş etekli kırmızı elbisem hiç olmadı. Bayramlarda kardeşlerimle beraber bana da yeni ayakkabılar, elbiseler alındı kuşkusuz. Ama onlar bana yetmedi. Ben, kırmızı ayakkabılarımı yastığımın altında saklamak, bayram sabahı da kırmızı elbisemi giymek istiyordum. Onun için de ne ev gezmelerine gittim, ne de komşu teyzelerin ellerini öpmeye.
Anılarım
Kırmızıya Yasaklı Yıllar
Kına Yakmak
(1) Adapazarı’ındaki çiftlik evinde geçti çocukluğum; her çocuğa nasip olmayacak güzellikte, doğallıkta. Çocuklukta yapılan şeyleri yapamadım, yaşayamadım, içimde özlem kaldı diyenlerden değilim. Çocukluğumu da dibine kadar yaşayanlardanım. Zaman zaman (galiba sıkça:)) ) yaptığım çocuklukları, böylesine tokken nasıl yaptığıma şaşmam ondandır..
O G E C E
(Depremin onuncu yıl dönümünde acılar müşterek, mutluluklar ise bireysel. Oğlumun o geceden sağ kurtulduğunu öğrendiğim andaki sevincimi yazmaya utanmıyorum. Evlatlarım konusunda bencilim, egoistim, duygusal tarafım; çünkü ben anneyim!)
Oğlum İ.Ü.Müh. Fakültesini kazandığında Ankara’da oturuyorduk. İstanbul’daki herhangi bir Yurtta kalmasına gönlüm razı değildi. “Bırak yurtta kalsın” diyenlere, “O, elini yüzünü yıkamayı bilmez ki! Yataktan kalkıp duşa girer, yurtta bu olanağı bulamaz” gibi çok geçerli bir gerekçeyle itiraz ediyordum!. Ev tutmak da olmazdı. Daha yumurta pişirmeyi bilmiyordu. Hem üniversite bu, yeni yeni arkadaşları olacaktı, eve kimin girip çıkacağı belli mi olurdu?. Ya düzgün arkadaşlar seçemezse kendine, nice olurdu hallerimiz? Sonuçta eş, dost, akraba ve kurulu bir düzeni ve tüm yaşanmışlıkları Ankara’da bırakıp İstanbul’a taşınmıştım. İnsanoğlunun kaplumbağadan ne farkı vardı ki? O evini sırtında taşıyordu. İnsanlar da evini bir kamyona yükleyebiliyordu pek ala. Okulu Avcılar kampüsündeydi. Yakın olsun diye Avcılar’da 40 daireli bir apartmanın, bir dairesini kiralamıştım. Yürüyerek okula gidip gelebiliyordu.
İLK AŞKIM
Ona ne zaman aşık oldum hatırlamıyorum. Mavisi kuvvetli yeşil gözleriyle gözlerimin içine baktığı anda mı? Öpmeye kıyamıyorum deyip kokladığında mı? Yoksa kollarını açıp – ki ben, yürümeye cesaret edemeyip emeklerken ve zar zor tay-tay durabilirken - “Korkma, koş kollarıma” dediğinde, hiç tereddütsüz koşup boynuna sarıldığımda mı?. En kuvvetli ihtimal, bağrına bastırdığında kalbinin atışlarını kalbimde duyduğum zaman olmalı; bilmiyorum.
BELCANTO GECESİ
Hani "Anlatılmaz, yaşanır" deninilir ya, işte öyle bir gece!..
"Hımmm! bu konser kaçmaz" dedim ve Marmaris'ten İzmir yollarına düştüm.
AKILÇAĞI sitesinde;
( http://www.akilcagi.com/2008/12/22/belcanto-gecesi-konser/ )
İzmir Türk-Amerikan Derneğinin organize ettiğini
"Belcanto Gecesi" konserindeki eserleri soprano Arses Yıldızca ve Linet Şaul'un seslendireceklerini, onlara uçan parmakları ile Özlem Ebesek'in piyanoda eşlik edeceğini okudum. Daha ne olsundu? Kendi adıma, yollara düşmek için yeterli nedendi.
Akilcagi yönetimine bu ve benzeri etkinlikleri gün öncesi haber verdiği için teşekkür ediyorum.Diğer Makaleler...
Sayfa 1 / 2



Yaşamın Renkleri
Yayın Saati: 8 Kasım Pazartesi 14:00



